RÖPORTAJLAR:
hakaner6060@gmail.com
RÖPORTAJLAR
Psikiyatrinin duayen ismi Prof. Dr. Arif Verimli, Hakan Erdem’e konuk olduğu özel söyleşide mesleki serüvenini, ruhsal dayanıklılığı ve gençlere öğütlerini anlattı; ceza infaz personeline duyduğu saygıyı vurguladı. “Değersiz insan olmaz ama değerlerini yitiren insan savrulur” sözleriyle yaşama dair güçlü bir bakış sundu.
1. Hocam, sizi daha çok televizyon ekranlarından tanıyoruz ama bu ekranların ötesinde uzun yıllara dayanan bir akademik ve klinik geçmişiniz var. Bize kısaca Arif Verimli’nin yaşam yolculuğunu anlatır mısınız?
1 Haziran 1954’te Antalya’da, tanınan bir ticaret erbabının dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldim. İlkokulu Namık Kemal İlkokulunda, ortaokul ve liseyi yine Antalya’da tamamladım. Lise yıllarında fizik mühendisi olmayı hayal ediyordum. Üniversite sınavında bu bölüme yetecek puanı almama rağmen ailemin isteğiyle Tıp Fakültesi’ne yöneldim. Bu tercihten itibaren sıradan bir hekim olmamaya özen gösterdim. Tıp eğitimime o dönemde İstanbul’da eğitim veren Bursa Tıp Fakültesi’nde (bugünkü Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi) başladım. Daha sonra üniversitenin kararıyla eğitim Bursa’ya taşındı. Pek çok öğrenci İstanbul’a dönmeyi tercih etti ancak ben ve beş arkadaşım Bursa’da kalmaya karar verdik. Bu karar mesleki yolculuğumda beni derinden etkileyen değerli hocalarım Prof. Dr. Bilgen ve Suna Taneli gibi isimlerle yakın çalışma fırsatı bulduğum yılları başlattı.
Psikiyatriye olan ilgim ise tıp fakültesinin dördüncü sınıfında başladı. O dönemde kürsü başkanımızın “Arif, neden psikiyatri?” sorusuna verdiğim cevabı hâlâ hatırlıyorum: “Genelde hekimler hastalarına yakın olmak ister, ben ise onlarla iç içe olmak istiyorum.”
1977 yılında tıp doktoru oldum ve kısa süre sonra psikiyatri asistanlığına başladım. 1978’de Aydan Hanım ile evlendim. 1980 yılında oğlum Ural, 1984 yılında ise Aras dünyaya geldi. 1982’de uzmanlığımı tamamladıktan sonra askerlik görevimi Adana Askeri Hastanesi’nde yerine getirdim. Ardından zorunlu hizmet kapsamında 1983 yılında Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine başasistan olarak atandım.
Bakırköy’de geçen uzun yıllar boyunca hem hastanenin modernizasyonuna katkı sağladım hem de bilimsel gelişimine destek oldum. 1994-2003 yılları arasında başhekimlik görevini yürüttüm. Aynı zamanda 5. Psikiyatri Kliniği’nin şefi olarak da hizmet verdim. En büyük hayalim, bu kurumun bir enstitüye dönüşmesiydi. Meslek hayatım boyunca çok sayıda bilimsel kongrede konuşmacı ya da düzenleyici olarak yer aldım. Özellikle İstanbul’daki liselerde gerçekleştirdiğim “Gençliği Uyuşturucu ve Alkolden Koruma” seminerleri önemli bir farkındalık yarattı. Başhekimlik dönemimde hayata geçirdiğimiz “Evlilik Danışma Merkezi”, “UMATEM”, “182 Umut Işığı Hattı” ve “İntihar Müdahale Merkezi” gibi sosyal fayda odaklı projeler bugün hâlâ hizmet vermeye devam ediyor. 2005-2011 yılları arasında Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda öğretim üyeliği yaptım. Şu an İstanbul’da kendi muayenehanemde serbest hekim olarak mesleğime devam ediyorum.
2. Psikiyatriyle tanışmanız ve bu alana yönelmenizin arkasında nasıl bir hikâye var?
Psikiyatriyle tanışmam oldukça özel bir sürece dayanıyor. Tıbbı severek ve isteyerek okudum. Ancak o dönemlerde psikiyatri, ülkemizde çok tercih edilen bir branş değildi. İnsanlar bu alana biraz mesafeli yaklaşıyordu. Daha çok cerrahi ya da dahili branşlar ön plandaydı. Ben ise hastalarımla yalnızca yüz yüze değil ruhsal olarak da iç içe olma isteği taşıyordum. Bu yönelimim psikiyatrinin insana dair derinlikli bakış açısıyla örtüşüyordu.
Öğrencilik yıllarımda hocamız bizi Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne götürürdü. Oradaki gözlemlerim ve deneyimlerim psikiyatriye ilgimi daha da artırdı. Bu karşılaşma psikiyatrist olmaya karar verdiğim dönüm noktası olmuştu.
3. Travmalarla baş etme, stres yönetimi, depresyon gibi konular artık daha çok konuşuluyor. Sizce Türkiye’de en çok göz ardı edilen psikolojik sorun nedir?
Özellikle son yıllarda travmalar, stres yönetimi, kişilik bozuklukları, narsisizm ve bipolar bozukluk gibi konular kamuoyunda daha sık konuşulmaya başlandı. Bu farkındalığın artmasında biz psikiyatristlerin katkısı olduğuna inanıyorum. Psikiyatrinin toplum tarafından daha çok benimsenmesi, bu alandaki ön yargıların kırılması için yıllardır çaba gösteriyorum.Psikiyatrik rahatsızlıkların korkulacak değil, yönetilebilir ve tedavi edilebilir hastalıklar olduğunu her fırsatta vurguluyorum. Bana göre ülkemizde belirli bir psikiyatrik rahatsızlığın göz ardı edildiğini söylemek doğru olmaz. Hekimlerimiz son derece nitelikli ve psikiyatri bilimi Türkiye’de önemli bir gelişim sürecinden geçiyor. Ancak iki temel yapısal sorun olduğunu düşünüyorum: Birincisi, hâlen yürürlüğe girmemiş olan Ruh Sağlığı Yasası, ikincisi ise psikiyatri kliniklerinde yetersiz yatak sayısı. Bu iki konu çözüme kavuştuğunda psikiyatri alanı daha da güçlenecektir.
4. Psikolojik dayanıklılık kavramı üzerine çok duruyorsunuz. Özellikle gençler için bu konuda hangi temel alışkanlıkların kazandırılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Aslında biz psikiyatri alanında “psikolojik” kelimesinden ziyade “ruhsal dayanıklılık” ifadesini daha kapsayıcı buluyoruz. Elbette psikolog meslektaşlarımız özellikle klinik psikologlar bu alanda çok kıymetli katkılar sunuyor. Ancak ruhsal dayanıklılık dediğimizde sadece zihinsel süreçleri değil insanın tüm içsel gücünü kapsayan daha bütüncül bir yapıya işaret etmiş oluyoruz.
Peki, ruhsal dayanıklılık nedir? En basit tanımıyla arzu ettiğimiz, hayalini kurduğumuz veya planladığımız bir şey gerçekleşmediğinde verebildiğimiz sağlıklı tepkidir. Bu tepkiyi verebilmek kişinin yaşamla daha güçlü bağ kurmasını sağlar. Ne yazık ki toplumun büyük bir kısmı bu beceriyi geliştirmekte zorlanıyor. Ancak bu dayanıklılığı geliştirebilen bireyler hem kişisel hem de mesleki yaşamlarında çok daha ileri gidebiliyor.
Ruhsal dayanıklılık, tıpkı bir kriz anında örneğin, depremde, yangında ya da işten çıkarılma gibi travmatik durumlarda soğukkanlı ve planlı kalabilme becerisidir. Bu bir yetenek değil öğrenilebilir, öğretilebilir ve zamanla pekiştirilebilir bir disiplindir. Bunu bir uçağa benzetiyorum, insan hayatı New York’tan İstanbul’a gelen bir uçuş gibidir. Uçağı sağlıklı bir şekilde havalandırmak, sarsıntılarla başa çıkmak ve güvenli bir iniş yaptırmak gerekir. Bir an bile kontrolü bırakmak insanın kendi iç dünyasında savrulmasına neden olabilir.
5. Uzun yıllar psikiyatri eğitimi verdiniz. Eğitimde sizce en kritik değer nedir ve siz öğrencilerinize neyi öğretmeyi en çok önemsiyorsunuz?
Evet, uzun yıllardır psikiyatri eğitimi veriyorum. Başasistanlık dönemimden başlayarak klinik şefliği görevim boyunca pek çok meslektaşımın yetişmesine katkıda bulundum. Bu ülkeye nitelikli psikiyatristler kazandırmış olmanın gururunu yaşıyorum. Başhekimlik ve klinik şefliğinden sonra Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi ile Diş Hekimliği Fakültesi’nde toplam 14 yarıyıl boyunca hem güz hem bahar dönemlerinde ders verdim. Sayısız öğrenciyle yolum kesişti, her birinden çok şey öğrendim ve öğretmeye devam ettim.
Benim eğitimde en çok önem verdiğim değer; bilgiyi saklamamak, cömertçe paylaşmak ve öğrenciyi düşünmeye teşvik etmektir. Bilgi ancak paylaşıldıkça anlam kazanır. Öğrencilerim bir soruya cevap veremeyebilir hatta konuya hâkim olmayabilir bu benim için sorun değil. Asıl mesele onlarda bir çağrışım zinciri başlatmak, eleştirel düşünme becerilerini geliştirmek ve onları öğrenmeye yönlendirmektir. Ayrıca eğitimin yalnızca okul duvarları içinde gerçekleştiğine inanmıyorum. Bu yüzden uzun yıllar televizyon programlarına katılarak toplumla da doğrudan temas kurmaya, ruh sağlığı konusunda farkındalık yaratmaya çalıştım. Bugün geldiğimiz noktada bilgiye açık, düşünen, sorgulayan gençlerin sayısının artması beni umutlandırıyor.
6. Günümüzde yalnızca madde bağımlılığı değil teknoloji, sosyal medya ve ekran bağımlılığı gibi daha “görünmez” tehditlerle de karşı karşıyayız. Sizce bu yeni nesil bağımlılıklarla mücadelede ailelere, eğitimcilere ve kurumlara düşen en kritik sorumluluklar nelerdir?
Bu konuda birçok uzmandan biraz farklı düşünüyorum. Ekran süresini kısıtlamak gerektiği elbette doğru bir yaklaşım olabilir ancak esas mesele yasaklamak değil yönetmeyi öğretmektir. Çünkü gelecekte çocuklarımızı tamamen ekranlardan uzak tutmak mümkün olmayacak. Bu nedenle onlara sağlıklı ekran kullanımı becerisi kazandırmak çok daha değerli.
Bu noktada özellikle önemsediğim bir yaklaşım var: 20/30 kuralı. Yani çocuğun ekrana 30 cm uzaktan bakması ve her 20 dakikada bir gözünü dinlendirmesi. Bu tür sağlıklı kullanım alışkanlıklarının hem aileler hem de eğitimciler tarafından öğrenilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca çocuklara ekranı ceza ya da ödül aracı olarak sunmak da doğru bir yaklaşım değil. “Dersini yaparsan tablet alırsın”, “Yaramazlık yaptın, internet yok” gibi yaklaşımlar çocuklarda dijital içeriklere karşı sağlıksız bir bağ kurulmasına yol açabilir. Bunun yerine çocuklarımızla birlikte sosyal medyayı keşfetmeli, dijital dünyayı birlikte tanımalı ve yasaklamaktan çok rehberlik etmeliyiz.
Çocuklar, ailelerinden görerek öğrenir. Eğer ebeveynler ekran karşısında uzun süre zaman geçiriyor, telefonlarını sürekli ellerinden düşürmüyorsa çocuğa sözel olarak verilen mesaj etkisiz kalır. Dolayısıyla bu mücadele önce örnek olmakla sonra da birlikte öğrenmekle başlar.
7. Genç bir psikoloji öğrencisi size danışsa ve “İyi bir uzman olmak için ne yapmalıyım?” diye sorsa, ona ne tavsiye edersiniz?
Öncelikle şunu söylerim: Bu meslekte en önemli değer insan sevgisidir. Eğer gerçekten insanı seviyorsanız onun duygularını, acılarını, sessiz çığlıklarını anlayabilmek için çaba gösteriyorsanız zaten doğru yoldasınız demektir.
İyi bir uzman olmak sadece bilgiyle değil empatiyle, sabırla, gözlem gücüyle ve etik değerlerle mümkündür. O nedenle genç bir psikoloji öğrencisine tavsiyem şunlar olurdu:
– Sadece kitaplara değil hayata da kulak verin.
– İyi bir gözlemci olun, insanları anlamaya çalışın.
– Sorduğunuz kadar dinlemeyi de öğrenin.
– Alanınızdaki bilimsel gelişmeleri yakından takip edin ama insan sıcaklığını hiçbir zaman kaybetmeyin.
– Ve en önemlisi bilgiyi paylaşmaktan çekinmeyin.
Benim de meslek hayatım boyunca ilke edindiğim şey bilgiye ulaşmak kadar onu aktarmaktı. Çünkü bu meslek bir bayrak yarışıdır. Bizden sonra gelenlerin daha iyi koşabilmesi için zemini düzleştirmek bizim görevimizdir.
8. Değer kavramı bireyin kimliği ve kararları üzerinde nasıl bir etki yaratır?
Ben insanın değersiz olamayacağına inanıyorum. Evrensel anlamda her insanın bir değeri vardır. İnsanlığın temel değerleri yaşam hakkı gibi vazgeçilmez haklar evrensel hukuk ilkeleriyle korunur. Yazılı ya da yazısız bireyin sahip olduğu değerler onun kimliğini, duruşunu ve hayattaki yönünü belirler. 71 yaşındayım ve çocukluğumdan bu yana geliştirdiğim, zamanla pekiştirdiğim kendi değerlerimle yaşıyorum. Şunu çok net söyleyebilirim değeri olmayan insan başarıyı da sürdürülebilir şekilde yakalayamaz. Çünkü bizi biz yapan, kararlarımızı şekillendiren ve toplumsal ilişkilerde saygınlık kazandıran şey sahip olduğumuz değerlere sadakatimizdir.
9. Sizi yıllardır severek takip eden okurlarımız ve izleyicilerimize bir “hayat değeri” bırakacak olsanız bu ne olurdu?
Hayatta iz bırakmak isteyen herkese tek bir cümleyle seslenmek isterim: Dürüst olun. Uğruna yaşamaya değer ilkeleriniz olsun. Son nefesinize kadar işe yaramaya, fayda üretmeye odaklanın. Ve her ne yapıyorsanız özenle yapın. Çünkü insanı insan yapan sahip olduğu bilgi değil yaşarken taşıdığı değerdir.
Röportaj: Hakan ERDEM