RÖPORTAJLAR:
hakaner6060@gmail.com
RÖPORTAJLAR
Filinta, Diriliş Ertuğrul ve Payitaht Abdülhamid gibi yapımlarda başarılı performansıyla tanınan oyuncu Cem Uçan, Adalet Bakanlığı İstanbul Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer Personel Eğitim Merkezinde Gazeteci Hakan Erdem ile birlikte özel açıklamalarda bulunmak üzere ceza infaz kurumu personeliyle bir araya geldi. Sinemadan tarihî dizilere, kariyer yolculuğundan Değer dergisinin misyonuna uzanan sohbetimizde Uçan, sinemayı yalnızca bir sanat alanı olarak değil; dünyaya “algı” ve hikâye kuran, güçlü bir anlatı dili olarak değerlendirdi. Uçan’a göre sinemadaki hedef açık: Los Angeles’ta bir Türk filminin afişi önünde kilometrelerce uzayan bir izleyici kuyruğu görmek.
Merhaba Cem Bey, hoş geldiniz. Oyunculuk dünyasına adım atmanın herkes için farklı bir hikâyesi vardır. Sizin oyunculuğa yönelmenizdeki temel motivasyon neydi?
Aslında beni bu alana yönlendiren pek olmadı aksine çocukluğumun geçtiği coğrafyalarda ailenize “Ben aktör olacağım.” deseniz büyük ihtimalle ciddiye alınmaz hatta tepkiyle karşılanırdınız. Hâlâ çocukluk arkadaşlarımı ziyaret ettiğimde onların babaanneleriyle karşılaşırım. Bana derler ki: “Cemciğim, sen ne iş yapıyorsun?” Ben de “Teyzeciğim, aktörüm.” derim. “Tamam oğlum, onu anladım ne iş yapıyorsun?” diye yeniden sorarlar. Çünkü o yaş kuşağı için aktörlük bir meslek değildir. Onların dünyasında “iş” dediğin sabah gidilip akşam dönülen, maaşı olan bir şeydir.
Oysa oyunculuk sekiz-dokuz yaşlarımdan beri kalbimin içine nakşolmuş, çok büyük bir aşktı. İlk kez dokuz yaşımdayken ilkokulda sahneye çıktım. Sonra okulda kollar olurdu: beden eğitimi kolu, sınıf başkanlığı, tiyatro kolu… Ben tiyatro kolunun başkanıydım. Yani oyunculuk çocukluğumdan beri içimde çok derin bir yerde duruyor. Çok küçük yaşlardan itibaren gizli gizli de olsa hep okuyup araştırmaya çalıştım. 1983’te televizyonumuz siyah-beyazdı. O yılları net hatırlıyorum. Cüneyt Arkın’ın, Kadir İnanır’ın, Türkan Şoray’ın filmlerini izlerken hiç unutmuyorum Türkan Abla’nın bir filminde daha 12-13 yaşlarındayken kendi kendime “Bir gün ben de seninle oynayacağım.” dedim. Düşünsenize taşrada bir çocuk için dalga konusu olacak bir hayal… Ama ben 2011’de Türkan Şoray’la bir dizi çektim. Kulakları çınlasın. TRT için “Bir Zamanlar Osmanlı” adlı diziyi yapmıştık ve yıllar sonra onunla oynama imkânı buldum.
Televizyonda film izlerken o yaşlarda geliştirdiğim bir alışkanlığım da vardı. Film okumaları yapardım. Çevremdekiler hikâyeyi ve aksiyonu izlerken ben daha çok oyuncuların beden performansına bakardım. İşte o yaşlarımdan beri kalbimde çok yoğun bir aşk olarak büyüdü oyunculuk.
Peki, ilk sahneye çıktığınızda ya da ilk ciddi oyununuzda yer aldığınız o anı hatırlıyor musunuz? O an ne hissettiniz?
Elbette, Kemal Tahir’in “Kurt Kanunu” romanını bilirsiniz. Oradan uyarlanan çok önemli bir polis karakterini canlandırıyordum. Üç başrol karakterinden birini oynuyordum. Kameranın karşısında yüzümün titremesini durduramıyordum, istem dışı bir şekilde titriyordu. Yönetmen “Cem, yüzün titriyor, farkında mısın?” dedi. Ben de “Elbette farkındayım.” dedim. İşte o, ilk zamanların heyecanı. Fakat o heyecanı mesleki anlamda içinizde hiçbir zaman öldürmemeniz lazım. O amatörlüğü kaybetmemeniz gerekiyor ki yaptığınız işlerin bir karşılığı olsun.
Oyunculuk alanında “Ben hayat boyu ondan esinlendim, onun gibi bir oyuncu olmak istiyorum.” dediğiniz biri var mıdır?
Çok sevdiğim aktörler var. “Çok iyi aktör” olduğuna kendimi inandırdığım birçok isim var hem dünyada hem de ülkemizde. Ama birebir “Şu kişiyi örnek alıyorum.” diyebileceğim biri yok. Açıkçası bunu hiç böyle düşünmedim. Çünkü iyi kalibrasyonda aktörlerde olduğu gibi benim de kendime ait bir tekniğim var. Dünyada pek çok oyunculuk tekniği var elbette fakat bu teknikleri iyi bilmenin yanında tamamen size ait bir yöntemi uygulayabiliyor olmanız gerekiyor. Benim de kendime ait bir tekniğim var.
İnsanlar bu mesleği farklı farklı tekniklerle icra ediyor. Ama “Ben bu adamdan çok esinleniyorum, hayatım boyunca onu izledim, onu örnek alıyorum.” diyebileceğim tek bir isim yok. Yine de dünyada çok sevdiğim ve çok beğendiğim aktörler var.
Sizi özellikle tarih dizileriyle hafızamıza kazıdık. Tarihî yapımlara sizi çeken özel bir sebep var mıydı?
Bu mesele aslında sadece “teknik” meselesi değil. Türkiye’nin en büyük bütçeli işlerinden biri olan “Deliler: Fatih’in Fermanı” filminin hem yapımcısıyım hem hikâyesi bana ait hem de başrol oyuncusuyum.
Ben hakikaten çok okuyorum. Geriye dönük olarak Osmanlı tarihi, Türk tarihi ve dünya tarihi üzerine çok fazla okuma yapıyorum. Günlük rutinimin ciddi bir kısmı okuyarak geçiyor. Ben kendi ecdadıma, kendi tarihime âşık biriyim. 36 Osmanlı padişahının hayatlarını bilirim, çocuklarını bilirim. Türk tarihini de çok iyi bilirim derken bunu uzun süreli, istikrarlı okumalar yaptığım için söylüyorum. Bizim tarihimiz benim için çok kıymetli. Neden kıymetli? Çünkü Hollywood dediğimiz dünya sinemasına yön veren bir yapı var. Onların yaptığı pek çok dönem işi bile aslında bizim kahramanlarımızdan ve kronolojik tarihimizden izler taşır. Bunu birkaç televizyon programında da söylemiştim. Hatta bununla ilgili bir video hazırlanmıştı ve 40 milyon civarında izlenmişti.
Mesela, “Karayip Korsanları” diye bir film var, bilirsiniz. Filmin başkahramanı Jack Sparrow. Sol kulağında uzun bir küpe vardır. O küpeyi ekran görüntüsü alıp büyütürseniz üzerinde ay-yıldız görürsünüz. Ayrıca küçük bir yuvarlak bölüm vardır onun içinde de Osmanlıca yazılar bulunur. Şimdi düşünün: Karayip Korsanları, Jack Sparrow, ay-yıldız ve Osmanlı tuğrası… Ne alaka, değil mi? Şöyle ki yapımcılar Jack Sparrow karakterini oluştururken Osmanlı denizciliğinde yaşamış “Yunus Kaptan” isimli bir kaptandan esinlendiklerini söylüyorlar.
Ben buna birkaç kez bizzat şahit oldum. Bu söyleyeceğim şey bence çok kıymetli: Hollywood’daki çok büyük yapımcılar, aktörler bizim kadar Osmanlı tarihini biliyorlar. Bizim hikâyelerimize ihtiyaçları var mı? Evet, var. Neden? Çünkü Amerika’nın “süper güç” diye anılan o ülkenin 250 yıllık bir tarihinde bizim tarihimizdeki gibi köklü bir anlatı, bir kahraman silsilesi yok. Neden Spider-Man var? Neden Batman var? Neden Demir Adam var? Çünkü yaşayan, tarihsel bir kahramanları yok. Olmadığı halde sinema aracılığıyla algı çalışmasını iyi yapıyorlar. Çünkü dünyada barutu olmayan, künyesi olmayan, menzili olmayan en büyük silah sinemadır.
Aslında güçlü bir algı da yaratıyor değil mi?
Tam olarak bunu anlatmaya çalışıyorum. Bu tür anlatılarla küresel ölçekte yürüttükleri politikaları meşrulaştıran bir hikâye dili kurabiliyorlar. İşte bütün bunlarla ilgili kendini aklayabilmek için sinema filmleri yapıyorlar. Çünkü onların yaptığı filmler bir milyar dolar, bir buçuk milyar dolar gişe yapıyor. Bütün dünyaya kendilerini izlettiriyorlar. Ben bunu birkaç yerde daha söylemiştim: Dizilerimizin 60–70 ülkeye ihraç edilmesi elbette sevindirici özellikle son on yılda dünyada ciddi bir karşılık bulması önemli bir başarı. Sinema filmlerimizin yurt dışına satılması da bu tabloyu güçlendiriyor. Nitekim Deliler: Fatih’in Fermanı 54 ülkede yayımlandı.
Bence sinemacıların, oyuncuların, yapımcıların ve senaristlerin asıl hedefi daha büyük olmalı: Los Angeles’ta, dünyanın en bilinen sinema salonlarından birinin önünde bir Türk filminin afişini görmek ve o afişin önünde kilometrelerce uzayan bir izleyici kuyruğuna tanıklık etmek. İşte o gün “Evet, başardık.” diyebiliriz.
Bakın size küçücük bir şey örnek daha anlatayım. Yüzüklerin Efendisi: İki Kule filmini bilirsiniz, bir üçlemedir. Orduların Saruman’ın kalesine saldırdığı sahne vardır, hatırlayın… Saldırırlar. Kale nasıldır? Üç metre, yedi metre ve on bir metre olmak üzere üç farklı sur grubuyla etrafı çevrilidir. Ortada hendekler vardır. Orklar yürüyen kulelerle dayanırlar yukarıdan kızgın yağlar dökülür aşağıya. Bir türlü içeri giremezler, geçemezler. Fakat o kalabalığın arasından koskocaman bir top gelir. Bir atış yapar kaleye, surlarda dev gibi bir gedik açar ve ondan sonra savaşçılar içeri girer. Size bu bir şey hatırlatıyor mu?
İstanbul fethini hatırlatıyor, bizden de esinlenen bir tarihi…
Yani anlatmaya çalıştığımız tam olarak bu. Projelerinde bizden o kadar çok alıntı var ki inanamazsınız. Amerikalı yapımcıların bizim tarihimizden neden bu kadar esinlendiğini düşündüğünüzde cevap aslında net: güçlü bir tarihî anlatı kaynağı arıyorlar. Çünkü onların hikâyeleri yok. İşte bu yüzden Aquaman’leri var, Batman’leri var, Spider-Man’leri var.
Düşünün adamlar örümcekten kahraman yarattılar. Senarist ilk fikri ortaya attığında muhtemelen “Sen deli misin? Kimse örümceği sevmez herkes örümcekten nefret eder.” diye karşılık verdiler. Ama sonra ne oldu? Bunu bütün dünyaya onlarca filmle izlettirdiler. Çünkü sinema, hikâyeyi kurma ve algıyı yönlendirme gücüne sahip sevilmeyeni bile kahramana dönüştürebiliyor.
Özellikle Diriliş Ertuğrul, Filinta, Payitaht Abdülhamid gibi tarihi dizilerde oynadınız. Çok izlenen ve seyirci tarafından da çok benimsenen dizilerdi bunlar. Sizce bu tarz dizilerde izleyiciyi çeken etkenler neler olabilir?
Yaptığımız dönem işlerinde bu diziler çok kıymetli. Dünyaya kendi hikâyelerimizi anlatmaya başladık son 10 yıldır. Fakat bizim kendi ülkemizde yaşayan özellikle genç arkadaşlarımıza altını çok kalın puntolarla çizerek anlatmak istediğim bir şey var. Bu diziler çok kıymetliler. Evet, orada tarihte var olmuş kahramanlarımızı, sultanlarımızı, önemli zatları kurgu şeklinde yani izlenebilir bir hale getirilmiş şekliyle izliyoruz. Fakat tarihi kesinlikle dizilerden öğrenemezler. Bu diziler bizim kendi gençliğimize, kendi insanımıza, kendi milletimize ne açıdan faydalı olacak? Şu açıdan faydası olacak. Kişi Abdülhamid Han dizisini izledikten sonra geriye dönük iyi belgelerden, iyi kitaplardan, iyi yazarlardan o dönemi okuyacak. Okumaya teşvik edecek bu diziler. Yoksa dizilerden tarih öğrenirsek ben yedi kişiyle Kanije Kalesini fethetmedim. Hani yedi kişiyle bir kaleyi fethedemezsiniz. Kesinlikle o bizi cezbeden tarihi karakterleri geriye dönük ciddi dokümanlardan, ciddi yazılmış kitaplardan okumamız gerekiyor.
Dönem işleri sabun köpüğü işler değil. Şimdi geçmişe baktığınızda hepinizin hatırladığı o zaman reyting rekorları kıran diziler vardı, hikâyeler vardı. Ama şimdi hatırlamıyorsunuz hiçbirini. Fakat Diriliş Ertuğrul’u sizin çocuklarınızın çocukları da izleyecek gün geldiğinde. Bunlar artık tarihe düşülmüş bir not gibi oldular. Payitaht Abdülhamid, Filinta ya da diğer yapılmış dönem işleri kaybolmayacak işler artık. Tarihe not düşülmüş işler. O yüzden yapımcılarımıza da çok iş düşüyor. Elbette ki bunlar kurgu işler. Yani siz Sultan Abdülhamid Han dizisini yaparken bunu kurgulamanız gerekiyor. İçine kendi hikâyelerinizle koyup bunu izlenebilecek hâle getirmeniz lazım. Çünkü bir dizi formatıyla bir belgesel formatı arasında çok büyük fark vardır arkadaşlar. Mesela, Abdülhamid Han’ın hayatını tamamen birebir sadık kalarak çekseniz inanın seyredilmezdi. Bu kadar çok seyredilmezdi. Çünkü aksiyonel bir durum olmayacak, hikâye örgüsü tarihi kronolojideki olduğu gibi olacak. O zaman ne olmuş oluyor birebir yaptığınızda? Bu bir belgesel oluyor. Ama bunu daha eğlenceli, seyir zevki yüksek bir halde izlettirebilmeniz için insanlara kurgu karakterler sunup kurgu ve hikayenin içerisinde tarihi kronolojik olayları izlettirmeniz lazım ki seyredilebilsin.
Oynadığınız diziler açısından soruyorum. Sokakta ya da farklı ortamlarda karşılaştığınız insanlarla iletişiminizde size en çok hangi karakter isminizle sesleniyorlar?
2017 yılıydı… Diriliş Ertuğrul’da üçüncü sezonda “Aliyar” diye bir karakter oynadım. Filinta’nın ikinci sezonunu çekerken sevgili yapımcımız Mehmet Bozdağ daha ben ikinci sezonda Filinta devam ederken şöyle dedi: “Cem, önümüzdeki sezon için muhteşem bir karakter yazacağız. Biz çok istiyoruz senin oynamanı. Lütfen Filinta bittikten sonra bir yerle anlaşma önce bizimle görüş.”
Ben o kadar yorulmuşum ki dönem işi yapmaktan, çok zor işler, gerçekten çok zor. Yani bir doktor olup sıcak kaloriferli bir odada oturup konuşarak sahne çekmiyorsunuz. Buz gibi havalarda, yağmurda, çamurda sürekli sahadasınız. Bir de ben çoğunlukla aksiyon içerikli karakterler icra etmek durumunda kaldım. “Yazın bana eğer anlattığınız gibiyse tabii ki olur ama önce yazdığınız karakteri görmek istiyorum.” dedim. Senaryoyu okuduğumda şunu söyledim: “Ben bu adam olacağım.” Çünkü çok iyi yazılmış bir karakterdi. İzleyiciyle bu kadar sıcak ve sahici bir bağ kurmasının sebebi şu: Aliyar’la benim çok örtüşen taraflarım var. Diğer karakterlerimle örtüştüğü gibi. Yüz üzerinden düşünürsek Aliyar’ın yüzde 60’ı, 70’i zaten benim. Geriye kalan yüzde 30-40’lık kısmı ise o karakter için kurguladığım, inşa ettiğim bir yapı. Oynadığım her karakter için çok ciddi sancılarla, çok yoğun bir emekle hazırlanıyorum. Çünkü dünyadaki en kıymetli şey zaman. Şu anda bile hayatınızdan benim gibi bir insan için bir saatinizi, bir buçuk saatinizi ayırdınız bunun karşılığını vermem gerekir. Zaman çok kıymetli.
Tarihî dizilerde yer almanız sayesinde yalnızca Türkiye’de değil yurt dışında da tanınıyorsunuz. Yurt dışından gelen davetler açısından katıldığınız programlarda sizi en çok şaşırtan en ilgi çekici durum neydi?
Bu konuda gerçekten ilgi çekici bir şey anlatmak isterim. Gidemediğim bir yer var benim için en çarpıcı örnek orası. Pakistan’a hiç gitmedim mesela. Pakistanlı bir çocuk var, orada çok ünlü bir oyuncu. Benimle tanışmak için Türkiye’ye geldi. Bu arada Pakistan’la çok ciddi bir anlaşma yapmak üzereyim finansal anlamda da çok ciddi bir anlaşma. Plan oraya gideceğim, bir açılışa katılacağım bir söyleşi yapacağım ve geri döneceğim.
Ama çocuk buraya geldiğinde bana dedi ki: “Cem sakın gelme. Senin güvenliğini sağlayamazlar.” Ben de “Koskoca devlet benim güvenliğimi nasıl sağlayamayacak?” dedim. O ise “Alamazlar gelme.” diye çok net uyardı. Neden? Pakistan’ın nüfusu 250 milyon… Ben önce “Herhalde çocuk abartıyor.” dedim. Sonra araştırdım yapımcım Mehmet’le de konuşmuştuk. Düşünün bir dizinin üçüncü sezonu Pakistan’da dört milyar kez izlenmiş. Böyle bir şey olabilir mi? Aynı bölümü beş kez izliyorlar.
Mesela, Pakistan’da “Cem” ismi yok. “Aliyar” ismi de yok. Ama insanlar yeni doğan çocuklarına “Cem” adını vermeye başlamış. Cem’in ne demek olduğunu bilmiyorlar, Aliyar’ın ne demek olduğunu da bilmiyorlar ama çocuklarına koymuşlar. Ben bu sebeple Pakistan’a gitmedim çünkü o arkadaş beni çok ciddi şekilde uyardı. Sonra sevgili Engin Altan Düzyatan gitti ve gerçekten sıkıntı yaşamış. Bir iki arkadaşım daha gitti ve gelen herkes bana şunu söyledi: “Cem, iyi ki gelmedin. Pakistan’da insanlar sevgilerini biraz sert gösteriyorlar.” Gidenlere soruyorum “Ne yaptınız orada?” diye. “Üstü açık arabaya bindirdiler, sokak sokak gezdirdiler.” diyorlar. Bizdeki kültür anlayışıyla onlardaki kültür anlayışı bambaşka. Onlar açısından olay şu: “Bakın, Cem Uçan’ı getirdik hepinize göstereceğiz.” Ama Avrupa’da, Türkî Cumhuriyetler’de, Arap coğrafyasında da pek çok organizasyona katıldım. Oralara gidince tabii çok mutlu oluyorsunuz. Mesela, Balkanlar’da küçük çocuklar, genç kızlar, genç delikanlılar Türkçe konuşuyor. “Nereden öğrendin Türkçeyi?” diye soruyorum; dizilerden diyorlar.
Peki son olarak Değer dergimizle ilgili neler söylemek istersiniz?
Çok kıymetli. Az önce dışarıda da baktım. Çok kıymetli sosyal bir içeriği olan, entelektüel edebî metinlerin yer aldığı önemli bir yayın. Kıymetli insanların kaleme aldığı çok önemli sayfaları var. Tebrik ve teşekkür ediyorum.
Röportaj: Hakan ERDEM
Fotoğraf: Cesim ŞEKER