RÖPORTAJLAR:
hakaner6060@gmail.com
BLOG
Bir gün telefonunuz susarsa, kapınız uzun süre açılmazsa, yokluğunuzu kim fark eder? Binlerce kişiye birkaç saniyede ulaşabildiğimiz bir çağda neden giderek daha yalnızız? Aile bağlarından dostluklara, sosyal medyadan modern hayatın görünmeyen yalnızlığına uzanan bu yazı, hepimizin kendine sorması gereken zor bir sorunun peşine düşüyor: Kalabalıkların içinde gerçekten birbirimizi görebiliyor muyuz?
Hakan Erdem | Gazeteci – Yazar
Ruhlarımızın üzerini örten yapay mutluluk perdesini kaldırmanın zamanı geldi. Çünkü parlak ekranların, kusursuz hayat görüntülerinin ve kalabalık sosyal medya hesaplarının ardında giderek büyüyen gizli bir tehlike var: Yalnızlık…
Japonya’da, bir insanın evinde tek başına hayatını kaybetmesi ve ölümünün uzun süre fark edilmemesi “Kodokushi” yani “yalnız ölüm” kavramıyla ifade ediliyor. Bir dönem daha çok yaşlı nüfusla ilişkilendirilen bu toplumsal sorun, bugün yaş ve ülke sınırlarını aşmış durumda.
Gençler, çalışanlar, başarılı isimler ve dışarıdan bakıldığında geniş bir çevreye sahip görünen insanlar da dört duvar arasında sessizce hayattan kopabiliyor.
Son dönemde toplumun sevilen isimlerinin evinde hayatını kaybettiği ve yokluğunun bir süre sonra fark edildiği yönündeki haberler, modern toplumun karşı karşıya kaldığı yalnızlık sorununu yeniden gündeme taşıyor. Her olayın kendine özgü koşulları bulunduğu için bu ölümleri doğrudan yalnızlıkla ilişkilendirmek doğru olmaz. Ancak söz konusu haberlerin önümüze koyduğu ağır bir soru var:
“Bir insan hayattan sessizce çekildiğinde yokluğunu kaç kişi fark ediyor?”
Bugün yüzlerce kişiye birkaç saniye içinde ulaşabiliyoruz. Buna rağmen derdimizi anlatabileceğimiz insanların sayısı giderek azalıyor. Telefon rehberlerimiz kalabalık, takipçilerimiz binlerle ifade ediliyor, kapımızı çalacak dostlarımız ise bir elin parmaklarını bulmuyor.
Modern hayat, insana bağımsızlık vadederken onu bağlarından da uzaklaştırıyor. “Kimseye ihtiyacın yok”, “Önce kendini düşün”, “Sana iyi gelmeyen herkesi hayatından çıkar.” gibi sözler, sorgulanmadan benimsenen bir hayat anlayışına dönüştü. Sağlıklı sınırlar koymak ile insanları ilk anlaşmazlıkta hayatından çıkarmak birbirine karıştırıldı.
Böylece sabır, sadakat, vefa, fedakârlık ve sorumluluk giderek değersizleştirildi. Bir anlaşmazlık yaşandığında konuşmak yerine uzaklaşmak, bir dost kırıldığında gönlünü almak yerine iletişimi kesmek, aile içinde sorun çıktığında çözüm aramak yerine bağları koparmak tercih edilir hâle geldi.
Dijital dünyanın sunduğu sınırsız seçenek duygusu, insanlara bir sonraki kişinin daha anlayışlı, daha uyumlu ve daha kusursuz olacağı yanılgısını verdi. Oysa kusursuz insan yoktur. Gerçek bağ; iki insanın birbirinin eksiklerine rağmen birlikte kalabilme iradesinde, konuşabilmesinde, gerektiğinde yük paylaşmasında ve birbirine emek vermesinde kurulur.
Bu süreçte en büyük aşınmalardan biri aile kavramında yaşandı. Aile, kimi popüler anlatılarda insanı sınırlayan ve bireysel özgürlüğün önünde duran bir yapı gibi gösterildi. Evlilik yük, çocuk sorumluluk, akrabalık gereksiz bir mecburiyet, yaşlı anne ve babayla ilgilenmek ise bireysel hayattan verilen taviz olarak sunuldu.
Dizilerde, filmlerde, sosyal medya içeriklerinde ve bazı kişisel gelişim söylemlerinde tek başına yaşamak özgürlüğün zirvesi gibi parlatıldı. Birine bağlanmak bağımlılık, fedakârlık göstermek güçsüzlük, aile için sorumluluk almak ise kişinin kendinden vazgeçmesi şeklinde anlatıldı.
Elbette her aile ilişkisi sağlıklı olmayabilir. Şiddetin, baskının ve istismarın bulunduğu yerde mesafe koymak temel bir haktır. Ancak sorunlu örneklerden hareketle bütün aile bağlarını değersizleştirmek, toplumu dayanışmanın en köklü kaynaklarından mahrum bırakır.
Aile, insanın ilk sığınağı, ilk dayanışma çevresi ve hayata karşı kurduğu en güçlü bağlardan biridir. Bazen bir annenin “Eve geldin mi?” sorusu, bir babanın kaygısı, bir kardeşin beklenmedik telefonu ya da eşin kapıda karşılaması, insanı görünmez bir uçurumun kenarından çekip alabilir.
Bize özgürlük olarak sunulan her tercih gerçekten özgürlük getirmiyor. Ailesinden, dostlarından, komşularından ve yaşadığı toplumdan bağını koparan kişi daha bağımsız görünebilir fakat hayatın ağır zamanlarında tutunacağı dalları da birer birer kaybeder.
Yalnız yaşamak ile yalnızlığa mahkûm olmak birbirinden ayrılmalıdır. İnsan tek başına yaşayabilir, kendi düzenini kurabilir ve bundan huzur duyabilir. Asıl tehlike hiç kimseyle sahici bağ kuramamak ve günlerce aranmadığında bunu fark edecek bir insanı bulamamaktır.
Toplum olarak insanları bir arada tutan görünmez bağları hızla tüketiyoruz. Komşumuzun kapısını çalmıyor, uzun süredir görmediğimiz arkadaşımızı aramıyor, aile büyüklerimize yeterince zaman ayırmıyoruz. Sonra sosyal medyada paylaşılan bir ölüm haberinin altına üzgün yüz ifadeleri bırakıp hayatımıza devam ediyoruz.
Oysa mesele ölümden sonra yazılan taziye mesajlarından çok daha büyüktür. Bir insan hayattayken sesini duymak, hâlini sormak, derdini dinlemek ve yokluğunu fark etmek gerekir.
Bugünden sonra “evinde ölü bulundu” haberleriyle daha sık karşılaşabiliriz. Fakat bu manşetleri kaçınılmaz bir geleceğin sıradan haberleri olarak kabul etmek zorunda değiliz. Bunun için yeniden bağ kurmayı, emek vermeyi, affetmeyi ve birbirimizin hayatında gerçekten bulunmayı öğrenmeliyiz.
Telefonlarımızı biraz susturup evimizin içindeki sesi duymalıyız. Uzaklaştığımız aile büyüklerini aramalı, kırıldığımız dostlarla konuşmalı, yalnız yaşayan komşumuzun kapısını çalmalıyız. Çocuklarımıza bireysel başarı kadar vefayı, paylaşmayı, dayanışmayı ve aile olmanın sorumluluğunu da öğretmeliyiz.
Çünkü insanı hayata bağlayan şey takipçi sayısı, beğeniler veya ekrandaki görünürlüğü değildir. İnsanı ayakta tutan arandığını, beklendiğini, sevildiğini ve bir yere ait olduğunu bilmektir.
Bir gün kapımız uzun süre açılmazsa yokluğumuzu kim fark edecek?
Bu soruyu kendimize sormaktan kaçmayalım.
Belki de modern çağın en büyük yoksulluğu, bir insanın yokluğunu merak edecek başka bir insanın bulunmamasıdır.